Şantiyede çalışmak aslında mimarlığın en gerçek yüzünü gösteriyor. Çizim masasındaki hayallerin, sahada beton ve demirle buluştuğu yerde her şey çok daha sert, çok daha yorucu. Proje müdürleri ve şeflerin çoğu zaman sahayı bilmeden karar vermesi, işgüzar takım arkadaşlarının kendi sorumluluklarını başkasına yüklemeye çalışması zaten işin yükünü artırıyor. Bir kadın olarak bu ortamda var olmak ise ayrı bir sınav; hem profesyonel yeterliliğini kanıtlamak hem de önyargılarla mücadele etmek gerekiyor. Regl döneminde şantiyede olmak, tozun, gürültünün ve yoğun temponun içinde dayanıklılığın sınırlarını zorluyor. Bazen asansör olmadığı için 14 katı yürüyerek çıkmak zorunda kalıyorsun, bu da adeta spor yerine geçiyor.
Ama tüm bu zorlukların içinde bir başka gerçek var: ustaların samimiyeti. Çoğu zaman yöneticilerden, şeflerden göremediğin içtenliği ustalardan görüyorsun. Onların pratik zekâsı, sahadaki tecrübesi ve işine kattığı gönül, hiçbir kitapta yazmaz. Bir kahve molasında edilen sohbet, bir işin püf noktasını anlatırken kullandıkları kelimeler, aslında şantiyenin en değerli dersleri oluyor. Bu samimiyet, mimarı sahada yalnız hissettirmiyor; bazen en ağır günlerde bile bir tebessümle yük hafifliyor.
Şantiye koşulları hem zihinsel hem fiziksel olarak yıpratıcı olsa da, her gün bu şartlarda çalışmak mimarı daha güçlü, daha dirençli ve daha gerçekçi kılıyor. Tasarladığın şeylerin sahada hayat bulduğunu görmek, tüm bu yorgunlukların içinde en büyük motivasyon. Ve belki de en önemlisi, şantiyede kazanılan bu tecrübeler, mimarlığın sadece estetik değil, aynı zamanda insan ilişkileri ve dayanıklılık üzerine kurulu olduğunu hatırlatıyor.
